ahlak makaleleri
3 sonuç bulundu.
Mustafa Yılmaz

Kötü olan öğrenci mi?

İnsan terbiyesi ciddi bir iş. Eğitim yerine terbiye demem boşuna değil. Zira eğitim her türlü olur. İyi de olur kötü de olur. Ancak terbiye insanı mükemmele doğru yöneltmektir, kemâle doğru istikamet vermektir. Bu ciddi iş hiç şüphesiz ki aileden başlar. Ailede oturur yerine taşlar. Ancak aile bir şeyleri eksik yapmışsa, terbiyede şaşmışsa, o zaman kulu doğru yola çekmek çevrenin işidir, okulun işidir. Aslında okul, günümüz şartlarında (maalesef) pek de terbiye verecek durumda değildir. Türlü çeşit kültürün birleştiği, ahlakla ahlaksızlığın kesiştiği, iyiyle kötünün her gün didiştiği okul ortamında hırpalanan, taviz vererek var olmaya çalışan çoğunlukla güzel ahlak oluyor. İyiyi korumak da, iyilikle örnek olmak da fedakâr öğretmene düşüyor. Bilge öğretmen, bu yolda ne kadar çabalarsa, o kadar meyve alacağını biliyor. Çabayı beyhude görense okulu ve öğrencileri çile bilip, her gün çilesine çile ekliyor. Terbiye gibi mübarek bir yolda kendine çile üretmek işin kolayı gibi gelse de, aslında kendi kendini frenlemek ve zamanla iştiyakını bitirmek demek oluyor. Tabi bu arada olan, öğretmeninin gözüne bakıp bir şeyler öğrenmek, örnek almak için bekleşen çoğunluğa oluyor. Bu gözle bakarsanız, ilgiye aç, öğrenmeye aç bekleyen öğrencileri doyurmak dert değil. Benim asıl değinmek istediğim, ilgiye ve öğrenmeye kapalı olanlar, ya da kapalı gibi görünenler. Görünüşte sorunlu olan; ancak derse gelmesi de zorunlu olan, okulda istenmeyen; hem de ilgi görmeyen öğrencilerdir terbiyeyi dert edinmişlerin derdi. Bu derdi dert edinenler başka bakar öğrenciye. Onlar selam verir kimsenin yüzünü görmek istemediği talebeye. Gülümser, tokalaşır, kucaklaşırlar. Sanki üste bulaşacak bir kirmişçesine uzak durulan küçük gözlere sıcacık bakarlar beladan (!) uzak duranlara inat. Kuru bir eğitimci gözüyle değil, ulu bir terbiyeci gözüyle bakınca olay başkadır. Onun baktığı zaviyede kurtarılması gereken bir kul vardır. Doktorun hastaya baktığı gibi bakar. Hastasından hasta diye şikâyet etmez, onun hastalığıyla dertlenip her yerde yana yakıla zikretmez. İlaç bulur, çare olur. Yanlış yöne giden talebeye köstek olmaz, destek olur. Ve bilir ki: En kötü dediğin öğrenci, belki de hiç iyi insanla karşılaşmadığı için böyledir. Belki sen onun için tek çıkış yolusundur. Ona göstereceğin sabır, istikrarlı duruş ve merhamet belki de onun çırpındığı bataklığa uzatacağın bir dal parçası olacaktır. Herkesin dışladığı, hor gördüğü ve yüz çevirdiği dünyasında kendisine biçilen rolü oynamaktan başka çaresi olmayan o küçücük kalbin tek sığınağı belki de senin ona açtığın büyük yüreğindir. Varsın diğer öğretmenler "çok yüz veriyorsun" desin. Varsın senden bulduğu yüzle şımarsın, sırnaşsın. Sen belki de onun için son şanssın. Bu fırsatı vermemek, ona doğru gelmemek hak mıdır?

Mustafa Yılmaz

Ilık Savaş

Geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşı yaşadı insanlık. Bu iki savaşta on milyonlarca kişi hayatını kaybetti, yüz milyonlarca insan savaşın acı yüzünü tanıdı. Yıllarca süren savaşlarda hemen hemen hepimizin bir dedesi, bir atası bir yerlerde kaldı, dönmedi. Zamane insanlarının hayal bile edemeyecekleri yoklukları, ayrılıkları yaşadılar. Daha sonra bu yıllara “sıcak savaş yılları” adı kondu. Sıcak dediler ama aslında “yakıp kavuran savaş yılları” idi bunlar. Dünya savaşlarının ardından belki de ölmekten bıkan insanlık, birbiri ile mücadele edecek daha güvenli bir yol buldu. İki kutuplu dünyada ABD ile SSCB (bu devleti hatırlayan gençleri ayrıca kültürlü sayıp tebrik ederim) birbirine ters bakarak, diş göstererek, vuracakmış gibi yaparak onlarca yıl geçirdiler. Dünyada herkesin bu iki ağabeyden birinden taraf olmak zorunda olduğu o yıllarda hep soğuk rüzgarlar esti. İki taraf da çevirdikleri filmlerden uzay programlarına, savaş sanayilerinden dillerdeki marşlarına kadar her alanda savaştılar. Ama soğuk soğuk savaştılar. Daha sonradan bu yıllara da “soğuk savaş yılları” adı kondu. Soğuk dediler çünkü gerçekten soğuk yıllardı bu yıllar. Soğuk savaş yılları da geride kaldı. SSCB soğuktan dondu ve ABD’nin sıcak (!) kollarına atıverdi kendini. Sonra ne mi oldu? Batı dünyasının yeni hedefi belirlendi: Kendi kapitalist, emperyalist ve sömürgeci yayılmacılığına tehdit olan tüm ülkeler. Artık yok edilmesi gereken şey sınırlardı. Büyük şirketlerin mallarını daha rahat satabilecekleri, dünyadaki herkesin standart bir tüketici haline geldiği bir dünya istediler ve harekete geçtiler. Bunun için de ne sıcak savaşı ne de soğuk savaşı tercih ettiler. Yenidünyanın yeni savaş modeli “ılık savaş” olarak belirlendi. Niçin ılık savaş tabirini kullandığımı da meşhur kurbağa çorbası tarifinden anlayabilirsiniz. Fransızlar kurbağayı pişirmek için suyu kaynatıp kurbağayı içine atmışlar. Can havliyle zıplayan kurbağa bir türlü uslu durup da efendi efendi pişmemiş. Daha sonra kurbağaları tenceredeki soğuk suya atmışlar ve alttan ateşi vermişler. Yavaş yavaş, ılık ılık ısınan su kaynamış ama kurbağanın bundan haberi olmamış. Uslu uslu pişmiş. Peki bu ılık savaşın silahları, taktikleri neler? Bizi nasıl bir tüketim toplumu haline getiriyorlar da bizim haberimiz olmadan efendi efendi öyle oluveriyoruz? Bu savaşın temel silahı medyadır. Sinema, dizi, reklam, internet, moda gibi silahlarla her gün üzerimize ateş açılıyor. Nasıl mı açılıyor? Evde televizyon açılıyor, ekrandan oturma odamızda oturan kim varsa ateş ediliyor. Şimdi cep telefonları da medyanın bir parçası haline geldi de cepheler genişledi. Düşmanı cebimizde taşıyor, ikide bir elimize alıyor, tuş kilidini açıyoruz ve “ateş!” diyoruz. O ekrandan üzerimize son teknoloji silahlarla ateş ediliyor. Kurşun kullanılmıyor. Hani uzay yolu filminde lazer silahlar vardı ya, “bayıltmaya ayarlıyoruz” diye ayar yapılan, bu silahlarda da “uyuşturma ayarı, saflaştırma ayarı, hipnotizma ayarı” gibi ayarlar var. Büyülenmiş gibi olan insan bir süre sonra o ekrandan ne gelirse alıyor. “Yardan gelen zehir olsa bal derim” türküsünü batı motifleri ile mırıldanıyor. Ilık savaşta savunma mekanizmamız maalesef henüz yok. Ateş gücü yüksek olan kazanıyor. Ekranda gördüklerimiz İslami midir, bu seyrettiğimiz nizami midir? Duyduklarımız insani midir? Diye soramıyoruz bile. Bu savaşın son zamanlarında özellikle gençler, gençlerin içinde de özellikle kızlar hedefte. Çünkü toplumun iyi bir tüketici olabilmesi için genç kızların en önde olması gerekiyor. Erkeğe bir pantolon bir gömlek bir hafta yetiyor ama kızların ruja, allığa, fondötene, şampuana, saç kremine, ojeye, oje çıkarıcıya, makyaj temizleyiciye, türlü türlü elbiseye, ayakkabıya ve daha neler nelere ihtiyacı var. Bu kadar alacak şey var, almaya aday kız var, bir de aldırmayan anne baba var. Anne baba bu kadar çok harcamaya aldırıyor ve engel çıkartıyor. O zaman ılık savaşta cephelerden biri daha netleşiyor: Kız çocukla anne babanın arası açılmalı. Bunun için de kullanılan silah basit: Gence “Sen özgürsün. Kimse sana karışamaz. Karışmaya kalkan karşısında dimdik seni bulur” silahıyla saldırmak. Gençler de bu silahın etkisiyle son zamanlarda anne babaya karşı duruyor, tüketim kültürüne çarşının yerini soruyor. İki örnekle geçelim. Buz devri animasyon filminin bir bölümünde “Şeftali” isimli ergen bir dişi Mamut ailesinin sürekli ona karıştığını, engellediğini söyleyip duruyor. Kötü arkadaşlardan kızlarını korumak isteyen ebeveyninin arkasından demediğini bırakmıyor ve gidip kötü arkadaşlara karışıyor. Gerçi filmin sonunda pişman oluyor ama orası kimsenin aklında kalmıyor. Bir başka örnek de son zamanlarda gösterime giren “Cesur” isimli animasyondan. Bir kral ve kraliçenin kızı olarak doğan prenses, prenses olarak yetiştirilmekten nefret edip “kendini gerçekleştirmek(?)” istiyor. Annesine o kadar kızıyor ki sonunda bir cadıya gidip annesinin bir ayı olmasına sebep oluyor. Tüm bunlara rağmen ayı olan annesine “beni suçlayamazsın. Bunun böyle olmasını ben istemedim” diyebiliyor. Gerçi filmin sonun da özür diliyor ama orası kimsenin aklında kalmıyor. Yani medya çocuklarımıza (kız-erkek ayırmadan) “ailen sana karışamaz” diyor ama kendisi çok da güzel karışıyor. Genç Yatak Odası reklamında bile “bu senin tarzın” diyecek kadar ileri gidebiliyor. Yumuşak şeker reklamında bile “haydi macerayı kaçırma” diyecek kadar mantıksızlaşabiliyor. Ne de olsa gücünün ve güçsüzlüğümüzün farkında. Bunun gibi daha bir sürü örnek var oturma odalarımızdaki namlunun ucunda. Bu namluların kimi 107 kalibre led 3D çapında, kimi 127 kalibre Curve led 4K UHD çapında. Ne mi yapmak lazım? Siz olsanız ne yapardınız?

Mustafa Yılmaz

Haberler ve Toplumsal Psikolojimiz

Yüzyıllar boyunca halkın dilden dile aktardığı, unutmadığı ve büyük bir tecrübenin korumasında bugünlere ulaştırdığı atasözlerini ciddiye almak lazım. Bugünlerde birilerinin işine gelmediği için medyada eleştirilen ve sözlüklerden çıkartılması bile gündeme gelen atasözleri bu kadar kolay harcanmamalı. Bu atasözlerinden biri de “Birine kırk gün deli dersen deli olur” sözü. Bir insanın psikolojisi, çevresinden maruz kaldığı etkiye belli bir süre direnebiliyor. Kendi iç sesinde “Hayır! Ben öyle değilim!” dese de zamanla diğer insanların bakışlarına, sözlerine, tavırlarına uyum sağlıyor. Belki de Yüce Allah’ın insana vermiş olduğu “İçinde bulunduğu ortama uyum sağlama” yeteneği insanı böyle bir değişime sürüklüyor ama sonuçta insan kaskatı kalamıyor. Zamanla mutlaka değişiyor. Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözündeki gerçek toplumsal bir hastalığımızı teşhis etmek için de bulunmaz bir araç. Gençlerimiz arasında tembelliği, pasifliği, öfkeyi kabullenmiş ve bunu kendine bir kimlik olarak seçmiş olanlar var. Bunları biz başka bir atasözüyle “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize” diyerek etiketliyoruz. Bu gençlerin adını dokuza çıkaran da onlara kırk gün boyunca “sen dokuzsun” diyen de bizleriz. Kırk gün bu baskıya direnen fakat kırk birinci gün “Evet! Ben dokuzum.” diyerek boyun eğen gencin adının sekize inmemesi için toplumsal baskıyı devam ettiren de bizleriz. Bu konuyu daha iyi anlamak isterseniz Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Namuslu” filmini izlemenizi tavsiye ederim. Bu atasözleri sadece kişilerin psikolojileri için değil, toplum psikolojisi için de gerçeklik payları taşıyor. Özellikle toplum mühendisliği peşinde koşanlar ve bunun için de medyayı kullananlar bu atasözünü şöyle eviriyorlar: “Bir topluma kırk gün deli dersen deli olur.” Bu sözdeki gerçek, özelde Türk toplumunun, genelde ise Müslüman ümmetinin nasıl bir cenderenin içinde bırakıldığını özetliyor. Sabah kalktığımız andan yattığımız ana kadar kırk ayrı kanaldan bizim ne kadar kötü bir toplum olduğumuz beynimize kazınıyor. Sinemasından reklamına, haberinden eğitim sistemine kadar her yer bizi aşağılıyor. Bu bazen toplumun kötü yönlerini sürekli gündemde tutmak şeklinde oluyor bazen de batı kültürünü övmek (ki bu da zımnen doğu kültürünü alt kültür olarak kabul etmek anlamına geliyor) şeklinde oluyor. Psikolojide çok basit bir kural vardır. Davranışında veya ahlakında bozukluk bulunan birini daha iyi bir noktaya taşımak istiyorsanız önce onun iyi yanlarını ön plana çıkartmalısınız. Bu şekilde hasta toparlanma, kendindeki güzellikleri fark etme ve değişmek için ihtiyacı olan gücü keşfetme imkânı bulur. Aksi taktirde ona kötü olduğunu söyleyip durursanız olacağı tek şey daha da kötü olmaktır. Okuldaki öğretmen de takımının başındaki teknik direktör de kötü giden işleri toparlamaya çalışan patron da karşısındakilere motivasyonu böyle kazandırır. Ancak ne yazık ki ülkemizde sanki “toplumun motivasyonu bozulsun, daha beter olsun” der gibi bir medya var. Televizyon kanallarının en “az zararlı” kabul edilen ve dindarlar tarafından dahi ehveni şer sayılarak evde seyredilen haber kanalları yukarıda izah etmeye çalıştığım toplum mühendisliğinin lokomotifi olmuş durumda. Yirmi dört saat haber sloganı ile yayıncılık yapmak ve bu yirmi dört saati doldurmak için içerik üretmek elbette zor bir iş. Ancak bu kanalların neye hizmet ettiklerinin fark edilmesi ve önlem alınması gerekiyor. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi kitabında “Olumsuz duygular paylaşıldıkça pekişir.” diyor. Peki bu olumsuz duyguları basın yoluyla paylaşmak ve milyonlarca kişiye ulaştırmak toplum psikolojisinde nasıl bir pekişmeye yol açar acaba? Dizileri, reklamları, gündüz kuşağındaki realiti şovları, filmleri artık geçtik. Onların çocuklar ve gençler üzerindeki tahribatını anlatmaktan dillerde tüy bitti. Ancak şu haber bültenlerine de söylenecek çok söz var. Çocukların da seyrettiği, en azından kulak misafiri olduğu haberlerde cinayet, tecavüz, hırsızlık o kadar çok ve fütursuzca sunuluyor ki toplum hızla “Evet, biz çok kötüyüz” girdabına sürükleniyor. Bu satırları okuyanlar içinden “Çoktan sürüklendik” diyenlere sözüm; bu kabulün bile çürümüşlüğü kabul anlamına geleceğidir. Ben diyorum ki: Hayır! Biz daha ölmedik. Dünyanın en fazla mülteci barındıran toplumu hâlâ biziz. Dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara ve mahzunlara en fazla el açan toplum biziz. Ahlaksızlığın tüm dünyayı bir ahtapot gibi sardığı bir dönemde sendelesek de en dirayetli bir şekilde ayakta duran toplum biziz. En önemlisi de dizleri üzerine çökmüş olanları ellerinden tutup kaldırabilecek tek toplum da biziz. Yeter ki üzerimizdeki kara bulutları dağıtalım. Kara bulut üreten kaynakları da kurutalım. Eski kocası tarafından öldürülen kadının yerde yatan cesedini ekranlarda bulanıklaştırarak veya tecavüze istismar diyerek sorun çözülmüyor. Burada yönetici konumda olanların bir tercih yapması gerekiyor. Ya toplum menfaatleri ön planda tutulup bu tür haberler verilmeyecek ya da “Ne yapalım arkadaş! Bu haberleri de koymazsak işler nasıl dönecek?” denilerek üç kuruş için toplumun dibine dinamit yerleştirilmeye devam edilecek. Ben şahsen hiçbir televizyon kanalının şiddet ve kötü örnek içeren haberleri kendi inisiyatifleriyle kaldıracağını zannetmiyorum. Bu nedenle de Radyo Televizyon Üst Kurumuna bir çağrıda bulunuyorum: Üçüncü sayfa haberi niteliğindeki tüm adli olaylara televizyonlardan yayın yasağı uygulansın. Bu çağrım elbette suçluyu korumak amaçlı değildir. Polis, savcı, hâkim görev başındadır ve suç varsa yargılamasını da infazını da yapar. Ancak Malatya’daki bir adli olayı Edirne’deki çocuğun onlarca televizyon kanalı aracılığıyla ve tüm çıplaklığıyla izlemesi, dinlemesi ve bu nedenle psikolojisinin etkilenmesi de ayrı bir adli olay haline gelmiştir. Sınıfta öğretmeni sesini yükseltti diye savcılığa başvuran ve “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diye ifade veren veliler haberlerdeki şiddeti çocuklarına nasıl reva görebiliyorlar? Yoksa bugün kırk birinci gün mü? Yoksa adımız artık dokuz mu? Yok canım. Sanmıyorum.