MAKALE-YAZI

Tümü
Mustafa Yılmaz

Haberler ve Toplumsal Psikolojimiz

Yüzyıllar boyunca halkın dilden dile aktardığı, unutmadığı ve büyük bir tecrübenin korumasında bugünlere ulaştırdığı atasözlerini ciddiye almak lazım. Bugünlerde birilerinin işine gelmediği için medyada eleştirilen ve sözlüklerden çıkartılması bile gündeme gelen atasözleri bu kadar kolay harcanmamalı. Bu atasözlerinden biri de “Birine kırk gün deli dersen deli olur” sözü. Bir insanın psikolojisi, çevresinden maruz kaldığı etkiye belli bir süre direnebiliyor. Kendi iç sesinde “Hayır! Ben öyle değilim!” dese de zamanla diğer insanların bakışlarına, sözlerine, tavırlarına uyum sağlıyor. Belki de Yüce Allah’ın insana vermiş olduğu “İçinde bulunduğu ortama uyum sağlama” yeteneği insanı böyle bir değişime sürüklüyor ama sonuçta insan kaskatı kalamıyor. Zamanla mutlaka değişiyor. Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözündeki gerçek toplumsal bir hastalığımızı teşhis etmek için de bulunmaz bir araç. Gençlerimiz arasında tembelliği, pasifliği, öfkeyi kabullenmiş ve bunu kendine bir kimlik olarak seçmiş olanlar var. Bunları biz başka bir atasözüyle “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize” diyerek etiketliyoruz. Bu gençlerin adını dokuza çıkaran da onlara kırk gün boyunca “sen dokuzsun” diyen de bizleriz. Kırk gün bu baskıya direnen fakat kırk birinci gün “Evet! Ben dokuzum.” diyerek boyun eğen gencin adının sekize inmemesi için toplumsal baskıyı devam ettiren de bizleriz. Bu konuyu daha iyi anlamak isterseniz Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Namuslu” filmini izlemenizi tavsiye ederim. Bu atasözleri sadece kişilerin psikolojileri için değil, toplum psikolojisi için de gerçeklik payları taşıyor. Özellikle toplum mühendisliği peşinde koşanlar ve bunun için de medyayı kullananlar bu atasözünü şöyle eviriyorlar: “Bir topluma kırk gün deli dersen deli olur.” Bu sözdeki gerçek, özelde Türk toplumunun, genelde ise Müslüman ümmetinin nasıl bir cenderenin içinde bırakıldığını özetliyor. Sabah kalktığımız andan yattığımız ana kadar kırk ayrı kanaldan bizim ne kadar kötü bir toplum olduğumuz beynimize kazınıyor. Sinemasından reklamına, haberinden eğitim sistemine kadar her yer bizi aşağılıyor. Bu bazen toplumun kötü yönlerini sürekli gündemde tutmak şeklinde oluyor bazen de batı kültürünü övmek (ki bu da zımnen doğu kültürünü alt kültür olarak kabul etmek anlamına geliyor) şeklinde oluyor. Psikolojide çok basit bir kural vardır. Davranışında veya ahlakında bozukluk bulunan birini daha iyi bir noktaya taşımak istiyorsanız önce onun iyi yanlarını ön plana çıkartmalısınız. Bu şekilde hasta toparlanma, kendindeki güzellikleri fark etme ve değişmek için ihtiyacı olan gücü keşfetme imkânı bulur. Aksi taktirde ona kötü olduğunu söyleyip durursanız olacağı tek şey daha da kötü olmaktır. Okuldaki öğretmen de takımının başındaki teknik direktör de kötü giden işleri toparlamaya çalışan patron da karşısındakilere motivasyonu böyle kazandırır. Ancak ne yazık ki ülkemizde sanki “toplumun motivasyonu bozulsun, daha beter olsun” der gibi bir medya var. Televizyon kanallarının en “az zararlı” kabul edilen ve dindarlar tarafından dahi ehveni şer sayılarak evde seyredilen haber kanalları yukarıda izah etmeye çalıştığım toplum mühendisliğinin lokomotifi olmuş durumda. Yirmi dört saat haber sloganı ile yayıncılık yapmak ve bu yirmi dört saati doldurmak için içerik üretmek elbette zor bir iş. Ancak bu kanalların neye hizmet ettiklerinin fark edilmesi ve önlem alınması gerekiyor. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi kitabında “Olumsuz duygular paylaşıldıkça pekişir.” diyor. Peki bu olumsuz duyguları basın yoluyla paylaşmak ve milyonlarca kişiye ulaştırmak toplum psikolojisinde nasıl bir pekişmeye yol açar acaba? Dizileri, reklamları, gündüz kuşağındaki realiti şovları, filmleri artık geçtik. Onların çocuklar ve gençler üzerindeki tahribatını anlatmaktan dillerde tüy bitti. Ancak şu haber bültenlerine de söylenecek çok söz var. Çocukların da seyrettiği, en azından kulak misafiri olduğu haberlerde cinayet, tecavüz, hırsızlık o kadar çok ve fütursuzca sunuluyor ki toplum hızla “Evet, biz çok kötüyüz” girdabına sürükleniyor. Bu satırları okuyanlar içinden “Çoktan sürüklendik” diyenlere sözüm; bu kabulün bile çürümüşlüğü kabul anlamına geleceğidir. Ben diyorum ki: Hayır! Biz daha ölmedik. Dünyanın en fazla mülteci barındıran toplumu hâlâ biziz. Dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara ve mahzunlara en fazla el açan toplum biziz. Ahlaksızlığın tüm dünyayı bir ahtapot gibi sardığı bir dönemde sendelesek de en dirayetli bir şekilde ayakta duran toplum biziz. En önemlisi de dizleri üzerine çökmüş olanları ellerinden tutup kaldırabilecek tek toplum da biziz. Yeter ki üzerimizdeki kara bulutları dağıtalım. Kara bulut üreten kaynakları da kurutalım. Eski kocası tarafından öldürülen kadının yerde yatan cesedini ekranlarda bulanıklaştırarak veya tecavüze istismar diyerek sorun çözülmüyor. Burada yönetici konumda olanların bir tercih yapması gerekiyor. Ya toplum menfaatleri ön planda tutulup bu tür haberler verilmeyecek ya da “Ne yapalım arkadaş! Bu haberleri de koymazsak işler nasıl dönecek?” denilerek üç kuruş için toplumun dibine dinamit yerleştirilmeye devam edilecek. Ben şahsen hiçbir televizyon kanalının şiddet ve kötü örnek içeren haberleri kendi inisiyatifleriyle kaldıracağını zannetmiyorum. Bu nedenle de Radyo Televizyon Üst Kurumuna bir çağrıda bulunuyorum: Üçüncü sayfa haberi niteliğindeki tüm adli olaylara televizyonlardan yayın yasağı uygulansın. Bu çağrım elbette suçluyu korumak amaçlı değildir. Polis, savcı, hâkim görev başındadır ve suç varsa yargılamasını da infazını da yapar. Ancak Malatya’daki bir adli olayı Edirne’deki çocuğun onlarca televizyon kanalı aracılığıyla ve tüm çıplaklığıyla izlemesi, dinlemesi ve bu nedenle psikolojisinin etkilenmesi de ayrı bir adli olay haline gelmiştir. Sınıfta öğretmeni sesini yükseltti diye savcılığa başvuran ve “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diye ifade veren veliler haberlerdeki şiddeti çocuklarına nasıl reva görebiliyorlar? Yoksa bugün kırk birinci gün mü? Yoksa adımız artık dokuz mu? Yok canım. Sanmıyorum.

Muhammet Yılmaz

Öğreten Sınıflar Öğrenen Sınıflara Nasıl Dönüştürülür? (Bir Etkinlik ve Uygulama Örneği)

Yerleşik okul modelinde, öğretme-öğrenme mekânı sınıftır. Öğrenciden sınıfta sırasına oturması, kitabını defterini açması, kalemini eline alıp öğretmeni beklemesi istenir. Öğretmen, öğreten kişi olarak sınıfa gelir, çoğunlukla anlatım ve soru cevap yöntemlerini kullanarak dersi işler ve bitirir. Buna öğreten sınıf diyoruz. Öğreten sınıfta çoğu zaman öğretmen merkezde, özne, etkin ve bilgi aktaran pozisyonunda; öğrenci bir nesne gibidir, pasiftir, edilgendir ve bilgiyi depolayan kişi pozisyonundadır. Çağımızda bilgiye ulaşma yolları kolaylaştı, eğitim teknolojilerinde yeni gelişmeler oldu, eğitim yaklaşımları değişti, çocuklar farklılaştı ve mızrak çuvala sığmamaya başladı. Sınıflar sıkıcı bir yer oldu, öğretmek zorlaştı,  öğrenciler okula gelmek istemez oldu ve böylece devamsızlıklar arttı. Okul ve sınıf ile ilgili dönüşüme olan ihtiyaç daha fazla hissedilmeye başladı. Çocuklar ve sınıf dışı çevresel şartlar eğitimcinin kontrolü dışında değişiyor. Fakat bazı şeyleri değiştirmek eğitimcilerin elindedir. Eğitim yaklaşımlarını, okula ve sınıfa bakış açısını ve öğrenme stratejilerini değiştirmek eğitimcinin elindedir. Bu arada okul ve sınıfın fiziki yapısı ile ilgili ezberleri bozup farklı düzenlemeler yapılabileceğini de kabul etmek gerekir. Şunu da belirtmek gerekir ki, sınıfların kalabalık oluşu, müfredatın bağlayıcılığı ve sınava odaklılık arttıkça öğrenen sınıflar oluşturmak zorlaşır. Ancak bazı ufak tefek değişikliklerle, şartları zorlayarak, mevcut sistem içinde öğreten sınıfları öğrenen sınıfa dönüştürmek de mümkündür. Peki, öğreten sınıf ile öğrenen sınıf arasında ne fark vardır? Bu soruya çok farklı açılardan cevap verilebilir. Ancak biz, örnek bir etkinlik üzerinden ders uygulamasını ve sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyoruz. Önce bir konu ve kazanım belirleyip örneğimizi onun üzerinden işleyelim. Dersimiz Hayat Bilgisi, konumuz “Aile içi görev ve sorumluluklar”, kazanımımız da “Aile içi görev ve sorumluluklarının farkında olur” şeklinde olsun. Öğreten sınıfta bir ders: Öğreten sınıfta, “Aile içi görev ve sorumluluklar” konusu en iyi ihtimalle kısaca şöyle işlenir: Öğretmen, biraz ailenin öneminden ve birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumluluklardan bahseder. Bir öğrenciye kitaptan birkaç paragraf okutur veya bütün öğrencilerin konuyu okumasını ister. Öğrencilere bazı sorular sorar. Verilen cevapların bazılarını tahtaya yazar veya yazdırır. Tahtaya yazılanlar üzerinden bazı örnekler vererek konuyu anlatmaya devam eder. Öğrencilere birkaç soru sorarak cevap ister ve dersi böylece bitirir. Öğreten sınıfta öğrenciler öğrenmiş gibi görünür, öğretmen öğretmiş gibi hisseder fakat gerçekte davranışa dönüşebilecek bir öğrenmeden bahsetmek pek mümkün değildir. Çünkü öğrenciler yeterince işe koşulmamış, zihinleri ve duyguları harekete geçirilmemiş, bilgi ve düşünce geliştirmeleri sağlanmamış, hazır bilgiyi tüketmelerine zemin hazırlanmıştır. Yapılması gereken yapılmadığı için, öğrencilerin bilgileri içselleştirmeleri ve aile içi sorumluluklarını yerine getirme konusunda davranış geliştirmeleri pek mümkün olmayacaktır. Öğrenen sınıfta bir ders: Öğrenen sınıfta öğretmen, önce konuya dikkat çeker ve merak uyandırır. Sonra öğrencilere güvendiğini ve bu konuyu arkadaşlarıyla birlikte kendilerinin öğrenebileceğini söyleyerek teşvik eder. Öğretmen bir etkinlik düzenleyeceklerini, bu etkinlikte önce bireysel sonra grup olarak çalışacaklarını, kitaptan yararlanabileceklerini, eğer imkân varsa internetten araştırma yapabileceklerini, kendi aralarında konuşup tartışarak fikir üreteceklerini, bazı konularda uzlaşarak ilkeler belirleyeceklerini anlatır ve öğrencilere yönerge verir. Öğretmen tahtanın başına “Aile İçi Görev ve Sorumluluklar” yazar. Tahtayı çizgilerle dörde böler. Öğrencilerden de aynı şeyi defterlerine yapmalarını ister. Birinci bölüme evde babaların/yetişkin erkeklerin, ikinci bölüme annelerin/yetişkin kadınların, üçüncü bölüme çocukların, dördüncü bölüme de ayırım gözetmeksizin herkesin yapması gereken görev ve sorumluklarla ilgili birer örnek yazar. Sonra da öğrencilerden benzer şeyler yazmalarını söyleyerek onlara beş dakika süre verir. Bireysel çalışma bittikten sonra öğrencileri dörder kişilik erkek ve kız gruplarına ayırır. Sınıf karma değil ise etkinliği buna göre uyarlar. İlk grup çalışmasında herkesin yazdıklarını arkadaşlarına okumasını ve neden öyle düşündüğünü birbirlerine anlatmalarını ve görüşlerini savunarak arkadaşlarını ikna etmelerini ister. Eğer aynı görüşte değillerse, tartışarak uzlaşmalarını ve uzlaştıkları ilkeleri yeni bir kâğıtta/tabloda toplamalarını ister. Grup çalışması sırasında sınıfın içinde dolaşarak öğrencileri yönlendirir. Onları tartışmaya, fikirlerini savunmaya, gerektiğinde düşüncelerinden vazgeçmeye ve uzlaşmaya teşvik eder. Süre bittikten sonra grup çalışmasının ikinci bölümüne geçer. Bu sefer olaya farklı baktıkları için ve birbirleriyle empati kurmaları amacıyla kız ve erkeklerden karışık gruplar oluşturur. Bir önceki grupta oluşturulan grup kâğıtlarını beraberlerine alarak yeni gruplara katılmaları sağlanır. Kızlarla erkeklerin aynı konuyu yeniden tartışmaları ve uzlaştıkları ilkelerle yeni bir grup tablosu oluşturmaları istenir. Yeterli bir süre sonunda grup çalışması bitirilir. Sözcülerden yazdıkları ilkeleri sınıfta paylaşmaları istenir. Çalışmanın sonunda öğretmen ortak ilkeler ile tahtadaki tabloyu doldurabilir. Ayrıca bazı önemli noktalar sınıfça tartışılabilir. İhtiyaç duyduğu taktirde öğretmen, bazı konuları açıklayarak, sorular sorarak, sorulara cevap vererek veya başka bir etkinlik ile dersi sonlandırabilir. Sonuç olarak, sınıfı öğrenen sınıfa dönüştürebilecek bu ve benzeri etkinlikler eğitime ne kazandırır? 1. Ders sıkıcı olmaktan çıkar, keyifli bir öğrenme ortamı oluşur. 2. Öğrenci merkezli bir eğitim anlayışı hayata geçmiş olur. 3. Öğrenme kolaylaşır ve kalıcı hale gelir. 4. Öğrencilerin düşünce ve duygularını harekete geçirmelerine ve onları ifade etmelerine fırsat verilmiş olur. 5. Farklı düşünceleri dinleme, anlayış gösterme, tahammül etme, hoşgörülü olma değerlerinin toplumda yerleşmesine katkı sağlanır. 6.  Çok etkili bir yöntem olan akran öğrenmesinin önü açılır. 7. Öğrencilerin düşünce üretmeleri, bilgiyi yapılandırmaları ve kendi kendilerine öğrenmeleri sağlanmış olur. 8.  Öğrencilerin, düşüncelerini ifade etme, onları savunabilme ve karşısındakini ikna etme becerilerini geliştirmesi sağlanır. 9. Çocuklar, daha doğru bir bakış açısı duyduklarında, kendi düşüncelerinden vazgeçme deneyimleri yaşarlar ve fikirleri değiştirmenin olağan bir şey olduğunu öğrenirler. 10. Öğrencilerin bilgileri içselleştirmesi ve böylece davranışa dönüşmesi sağlanır. Öğrenen öğretmenlere öğrenen sınıflar dilerim. Muhammet YILMAZ Eğitimci-Yazar  

Diğer makaleler

YAKIN TAKVİM

Ocak 2019
14  -  20 Ocak
21  -  27 Ocak
28 Ocak  -  3 Şubat
Şubat 2019
4  -  10 Şubat
11  -  17 Şubat
18  -  24 Şubat
Daha fazla göster

İLETİŞİM

E-posta bültenimize abone olarak gelişmelerden hemen haberdar olabilirsiniz.

Aboneliğinizi dilediğiniz zaman epostada bulunan çıkış linki ile iptal edebilirsiniz.

E-posta adresiniz

Haberdar olmak istediğiniz konuları seçebilirsiniz.

Bizi sosyal medyadan takip edin.




İletişim bilgilerimiz

Eposta: info@dem.org.tr
Telefon: 0 (212) 512 19 88-89-90
Faks: 0 (212) 512 19 91
Adres: Süleymaniye Cad. Elmaruf Sk. No:3 Fatih/İSTANBUL
Haritada göster