Haberler ve Toplumsal Psikolojimiz
  • PAYLAŞ
8 ay önce 07 Ocak 2019

Yüzyıllar boyunca halkın dilden dile aktardığı, unutmadığı ve büyük bir tecrübenin korumasında bugünlere ulaştırdığı atasözlerini ciddiye almak lazım. Bugünlerde birilerinin işine gelmediği için medyada eleştirilen ve sözlüklerden çıkartılması bile gündeme gelen atasözleri bu kadar kolay harcanmamalı.

Bu atasözlerinden biri de “Birine kırk gün deli dersen deli olur” sözü. Bir insanın psikolojisi, çevresinden maruz kaldığı etkiye belli bir süre direnebiliyor. Kendi iç sesinde “Hayır! Ben öyle değilim!” dese de zamanla diğer insanların bakışlarına, sözlerine, tavırlarına uyum sağlıyor. Belki de Yüce Allah’ın insana vermiş olduğu “İçinde bulunduğu ortama uyum sağlama” yeteneği insanı böyle bir değişime sürüklüyor ama sonuçta insan kaskatı kalamıyor. Zamanla mutlaka değişiyor.

Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözündeki gerçek toplumsal bir hastalığımızı teşhis etmek için de bulunmaz bir araç. Gençlerimiz arasında tembelliği, pasifliği, öfkeyi kabullenmiş ve bunu kendine bir kimlik olarak seçmiş olanlar var. Bunları biz başka bir atasözüyle “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize” diyerek etiketliyoruz. Bu gençlerin adını dokuza çıkaran da onlara kırk gün boyunca “sen dokuzsun” diyen de bizleriz. Kırk gün bu baskıya direnen fakat kırk birinci gün “Evet! Ben dokuzum.” diyerek boyun eğen gencin adının sekize inmemesi için toplumsal baskıyı devam ettiren de bizleriz. Bu konuyu daha iyi anlamak isterseniz Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Namuslu” filmini izlemenizi tavsiye ederim.

Bu atasözleri sadece kişilerin psikolojileri için değil, toplum psikolojisi için de gerçeklik payları taşıyor. Özellikle toplum mühendisliği peşinde koşanlar ve bunun için de medyayı kullananlar bu atasözünü şöyle eviriyorlar: “Bir topluma kırk gün deli dersen deli olur.” Bu sözdeki gerçek, özelde Türk toplumunun, genelde ise Müslüman ümmetinin nasıl bir cenderenin içinde bırakıldığını özetliyor. Sabah kalktığımız andan yattığımız ana kadar kırk ayrı kanaldan bizim ne kadar kötü bir toplum olduğumuz beynimize kazınıyor. Sinemasından reklamına, haberinden eğitim sistemine kadar her yer bizi aşağılıyor. Bu bazen toplumun kötü yönlerini sürekli gündemde tutmak şeklinde oluyor bazen de batı kültürünü övmek (ki bu da zımnen doğu kültürünü alt kültür olarak kabul etmek anlamına geliyor) şeklinde oluyor.

Psikolojide çok basit bir kural vardır. Davranışında veya ahlakında bozukluk bulunan birini daha iyi bir noktaya taşımak istiyorsanız önce onun iyi yanlarını ön plana çıkartmalısınız. Bu şekilde hasta toparlanma, kendindeki güzellikleri fark etme ve değişmek için ihtiyacı olan gücü keşfetme imkânı bulur. Aksi taktirde ona kötü olduğunu söyleyip durursanız olacağı tek şey daha da kötü olmaktır. Okuldaki öğretmen de takımının başındaki teknik direktör de kötü giden işleri toparlamaya çalışan patron da karşısındakilere motivasyonu böyle kazandırır.

Ancak ne yazık ki ülkemizde sanki “toplumun motivasyonu bozulsun, daha beter olsun” der gibi bir medya var. Televizyon kanallarının en “az zararlı” kabul edilen ve dindarlar tarafından dahi ehveni şer sayılarak evde seyredilen haber kanalları yukarıda izah etmeye çalıştığım toplum mühendisliğinin lokomotifi olmuş durumda. Yirmi dört saat haber sloganı ile yayıncılık yapmak ve bu yirmi dört saati doldurmak için içerik üretmek elbette zor bir iş. Ancak bu kanalların neye hizmet ettiklerinin fark edilmesi ve önlem alınması gerekiyor.

Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi kitabında “Olumsuz duygular paylaşıldıkça pekişir.” diyor. Peki bu olumsuz duyguları basın yoluyla paylaşmak ve milyonlarca kişiye ulaştırmak toplum psikolojisinde nasıl bir pekişmeye yol açar acaba? Dizileri, reklamları, gündüz kuşağındaki realiti şovları, filmleri artık geçtik. Onların çocuklar ve gençler üzerindeki tahribatını anlatmaktan dillerde tüy bitti. Ancak şu haber bültenlerine de söylenecek çok söz var. Çocukların da seyrettiği, en azından kulak misafiri olduğu haberlerde cinayet, tecavüz, hırsızlık o kadar çok ve fütursuzca sunuluyor ki toplum hızla “Evet, biz çok kötüyüz” girdabına sürükleniyor. Bu satırları okuyanlar içinden “Çoktan sürüklendik” diyenlere sözüm; bu kabulün bile çürümüşlüğü kabul anlamına geleceğidir. Ben diyorum ki: Hayır! Biz daha ölmedik. Dünyanın en fazla mülteci barındıran toplumu hâlâ biziz. Dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara ve mahzunlara en fazla el açan toplum biziz. Ahlaksızlığın tüm dünyayı bir ahtapot gibi sardığı bir dönemde sendelesek de en dirayetli bir şekilde ayakta duran toplum biziz. En önemlisi de dizleri üzerine çökmüş olanları ellerinden tutup kaldırabilecek tek toplum da biziz. Yeter ki üzerimizdeki kara bulutları dağıtalım. Kara bulut üreten kaynakları da kurutalım.

Eski kocası tarafından öldürülen kadının yerde yatan cesedini ekranlarda bulanıklaştırarak veya tecavüze istismar diyerek sorun çözülmüyor. Burada yönetici konumda olanların bir tercih yapması gerekiyor. Ya toplum menfaatleri ön planda tutulup bu tür haberler verilmeyecek ya da “Ne yapalım arkadaş! Bu haberleri de koymazsak işler nasıl dönecek?” denilerek üç kuruş için toplumun dibine dinamit yerleştirilmeye devam edilecek.

Ben şahsen hiçbir televizyon kanalının şiddet ve kötü örnek içeren haberleri kendi inisiyatifleriyle kaldıracağını zannetmiyorum. Bu nedenle de Radyo Televizyon Üst Kurumuna bir çağrıda bulunuyorum: Üçüncü sayfa haberi niteliğindeki tüm adli olaylara televizyonlardan yayın yasağı uygulansın. Bu çağrım elbette suçluyu korumak amaçlı değildir. Polis, savcı, hâkim görev başındadır ve suç varsa yargılamasını da infazını da yapar. Ancak Malatya’daki bir adli olayı Edirne’deki çocuğun onlarca televizyon kanalı aracılığıyla ve tüm çıplaklığıyla izlemesi, dinlemesi ve bu nedenle psikolojisinin etkilenmesi de ayrı bir adli olay haline gelmiştir. Sınıfta öğretmeni sesini yükseltti diye savcılığa başvuran ve “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diye ifade veren veliler haberlerdeki şiddeti çocuklarına nasıl reva görebiliyorlar? Yoksa bugün kırk birinci gün mü? Yoksa adımız artık dokuz mu?

Yok canım. Sanmıyorum.

  • PAYLAŞ
8 ay önce 07 Ocak 2019