Mustafa Yılmaz
Mustafa Yılmaz

Eğitimi TV Şovuna Dönüştürelim (mi?)

  Devirler değiştikçe insanlar, insanlar değiştikçe de insan ilişkileri farklılaşıyor. Birkaç yıl öncesinde insanlar için çok normal olan adetler, tavırlar ve normaller süreli “yeni normal”lere dönüşüyor ve eskiler yadırganır oluyor. Bunu yüz yıl öncesine taşırsanız iş tamamen içinden çıkılmaz bir hal alıyor.  Eğitim de bu değişimin içinde hep “ana akım” rüzgarların peşinden sürüklenen bir yaprak gibi kendine rol kapmaya çalışıyor. Önceleri davranışçı kuramın gölgesinde öğretmen merkezli olmaya çalışırken sonraları yapılandırıcı kuramın fırtınasında öğrenci merkezli görünmeye çalıştı. Şimdilerde ise ne olduğunu bilememeyi post modernliğin kuantum çıkmazında bir maharetmiş gibi gösterip kusurlarını örtmenin derdinde. Neyse, konumuz bu olmadığı için Ömer Seyfettin’in söylediği gibi yapalım ve sadede gelelim. Özellikle öğrenci merkezli eğitimle birlikte öğretmenlerde “dersi sevdirme” endişesi baş gösterdi ve bilgiyi mal, öğretmeni satıcı, öğrenciyi ise müşteri gibi gören bir anlayış gelişti. Öğretmenler, Ahfeş’in Keçisi hikayesindeki gibi müşterisiz kalan öğretmen durumuna düşmemek için biraz şova biraz eğlenceye biraz da teknolojiye yelken açıp derslerini ilgi çekici hale getirmeye yöneldiler. Haksız sayılmazlardı çünkü devir değişmişti. Eskide ısrar eden öğretmenler çok zorluk çektiler. Halen de zorluk çeken mebzul miktarda meslektaşımız mevcut malesef. Bu girizgahı yapmamın sebebi, konuyu çok daha dramatik bir dönüşüme bağlama gayretidir. Önceki dönüşümler zordu ama içinde bulunduğumuz dönemde yaşanan dönüşümler çok daha zor olacak. Neden mi? Mart ayından itibaren pandemi nedeniyle okulların tatil edilmesi ve uzaktan eğitime geçilmesi birçok değişmezi değiştirdi, yıkılmazı yıktı. Uzaktan eğitim için kurulan EbaTV’de “en iyi öğretmenler” tarafından dersler anlatıldı. Evet o öğretmenler özel olarak seçilen iyi öğretmenlerdi ama hiçbirinin kamera karşısında ders anlatma tecrübesi yoktu. Bir kameranın karşısına geçip yirmi dakika içinde teklemeden, bir merceğin içine bakarak ders anlatmak bilinen “iyi öğretmen” yeterliklerine hiç uymuyordu. Hala da uymuyor. Uzaktan eğitimle bu ilk tanışmamız sayılır. Zira yaklaşık yüz yılı bulan Milli Eğitim tarihimizde derslerin sistematik bir şekilde kayda alınması ve öğrencilerin hizmetine sunulması projesi hayata geçmedi. Uzaktan eğitimle bu ilk tanışmamız, kısa süreli bir birlikteliğe de hiç benzemiyor. Pandeminin devam etmesi de etmemesi de uzaktan eğitimin hayatımıza yerleşmesi gerçeğini değiştirmeyecek gibi. Çünkü herkesin tatile çıktığı bu yaz aylarında Millî Eğitim Bakanlığı yoğun bir mesai ile önümüzdeki yılın uzaktan eğitim içeriklerini üretmeye devam ediyor. Neyse, sadede gelelim. Televizyon, tablet, telefon veya başka bir platformda ders anlatmanın ortak bir yönü var: Ekran yüzü olmak. Bu ifadeyi ciddiye almak gerekiyor çünkü pandemi sürecinde kamera karşısına geçerek ders anlatan öğretmenler bunun sıkıntısını çokça çektiler. Bazıları çok durağan ve yavaş anlatmakla eleştirildi, bazıları işin suyunu çıkarmakla itham edildi. Bazıları gitar çalıp şarkı söyledi, bazıları dersi oyuncak ayılarla işledi. Kimi beğenildi kimi beğenilmedi ama bunların hiçbiri bilinçli bir eğitim tavrı değildi. Belli olan bir gerçek var ki kamera karşısına olmakla (buna web kameraları da dahil) sınıfta olmanın gerçekleri bir değil. Bu “gerçeklerin savaşı” önümüzdeki dönemde de devam edecek gibi görünüyor ve asıl üzerinde düşünmemiz gereken hususlardan biri de budur. Nedir bu gerçekler? Öncelikle televizyonun gerçeklerine bakalım: Televizyon her şeyden önce bir şov aracı. Kendine mahsus kuralları, incelikleri ve jargonu var. Bu kurallar 7’den 70’e herkesin zihinlerini, düşlerini, düşüncelerini şekillendirmiş durumda. Reklamlarda görüntülerin her iki saniyede bir değişmesi; müzik, ses ve hareketle bir tür hipnotizma meydana getirilmesi bunun en tipik örneği. İnsanlar televizyonla bu kuralları çoktan sindirdi ve kabullendi. Tartışma programlarında (çoğu kez önceden kurgulanarak) gerginlik çıkartılması, dizi ve sinemalarda sürekli beklenmeyen gelişmelerle seyircinin pamuk ipliğine bağlı konsantrasyonunun elde tutulması da bu kurallardandır. Seyirci bunlara öylesine alışmıştır ki, bir tartışma programında beş saniyelik bir sessizlik bile olağan üstü bir durum gibi yadırganır. Peki eğitimin gerçekleri böyle midir? Elbette hayır. Sınıfta sessizlik, düzen ve kendi kendine çalışma çok normal ve istenen bir durumdur. Eğitimin ciddiyeti (suratsızlıkla ciddiyetsizliği karıştırmayalım) ile televizyonun ciddiyetsizliği önümüzdeki dönemde yukarıda bahsettiğim “gerçeklerin savaşı”nın iki tarafı olacak. Yani sözün özü: Eğitim mi yapacağız, şov mu yapacağız? Yoksa bu ikisini birleştirip bir denge mi arayacağız? Birleştirebilirsek bunun okuldaki yüz yüze eğitim süreçlerine olumlu-olumsuz etkileri ne olacak?.. Zorla okula getirdiğimiz öğrencilere ciddiyetle ders anlatmanın bir sakıncası yoktu ama o öğrencileri ekran başına getirip ders boyunca orada tutmak istiyorsak o zaman oyunu televizyon kurallarına göre oynamak zorunda kalacağız. Çünkü artık kendi mahallemizde (sınıfta) olmayacağız. Eğer bu oyunu televizyonun kurallarına göre oynamayı başaran öğretmenlerle uzaktan eğitim yaparsak o zaman okula döndüğümüzde öğrencilere okulun kurallarını nasıl beğendirebileceğiz? Önceden televizyonun etkileri okulu dolaylı olarak etkiliyordu: Öğrenci ilgisini dağıtan reklamlar, ahlaki bozulmalara sebep olan filmler vs. Ama bu durumda televizyonun kendine has kuralları doğrudan eğitimin normlarını, öğretmenin kredibilitesini, eğitim içeriğinin albenisini etkiler duruma gelecek. Bunların hepsini şimdiden ciddiyetle düşünmeli, tartışmalı ve uzlaşmalıyız. Bugün eğitimle ilgili birçok şey için “Dönülmez akşamın ufkunda” olmakla olmamak çizgisindeyiz. Birçok şeyi çok önceden kaybettiğimizin farkındayım. Ama eğitim o kadar önemli bir konu ki ne kadar çok şey kaybetseniz de kaybedilmeyen birkaç şey kaybedilenler kadar önemli olmaya devam ediyor. Bu son cümle de tam televizyonluk oldu. Yoksa ben de zaten çoktan değiştim mi? Estağfirullah.

Mustafa Yılmaz

Çay Gibi Eğitim

Güzel bir çay nasıl olur? Demli mi, demsiz mi? Nasıl bir bardakta sunulursa güzel olur? Şeker koymalı mı yoksa sade mi içmeli? Çok sıcak çay mı iyidir yoksa biraz soğuması mı iyidir? İşi bilen bilir. İyi çay için demlik de çaydanlık da ateş de demleme usulü de önemlidir. Bazısı porselendeki çayı tek geçer bazısı emayede demlenen çayı sever. Bana sorarsanız çay biraz demli olmalı. Açık çay istediğim tadı vermez. Zift gibi demli de olmamalı tabi. Bardağın yarısı dem olsa iyidir mesela. Sonra çayın suyunun da özel olmasına dikkat etmek lazım. Öyle kireçli çeşme suyundan yapılan çayla kaynak suyundan yapılan çayın lezzeti de bir olmaz. İşi bilenler çay demlemek için evde özel su bulundururlar. Takdir edilesi bir davranış. Şeker meselesine gelince. Zevkler tartışılmaz tabi ama çayı dilden sevenler şekerli, “dil”den sevenler şekersiz içer. Tırnak içindeki “dil”in Farsça gönül demek olduğunu da bilenler bilir. Şekersiz çaydan zevk alanlar işi ilerletmiş, çayla hemhal olmuştur zira. Şekerli çay içenler için bir de kaşık meselesi var. Şekeri karıştırmak için kaşık bardağa çok çarpmadan nazikçe karıştırılır. Sanki şeker ürkmeden suya karışsın der gibi. Konumuz çay değil elbet. Her zaman olduğu gibi eğitim. Çay tiryakisi olduğumu fark edip çay üzerine düşüncelere dalınca (tiryakilik sadece dilde değil “dil”de de yerleşiyormuş meğer) çayla eğitim arasında önemli benzerlikler olduğunu fark ettim. Bu metaforik hezeyanlar içinde bir demlik çayı bitirirken çaya eğitimle arasındaki benzerlikleri şöyle anlatıverdim: Ey çay! Senin demliğin eğitimin politikasına ve müfredatına benziyor. Çünkü eğitim dediğimiz şey onun içinde kaynıyor ve olgunlaşıyor. Politikalar ve müfredat doğru olursa eğitim de doğru oluyor. Nasıl ki pilav tenceresinde çay demlenmiyor, popülist politikalarla da eğitim olmuyor. Muhterem çay! Senin bardağın, eğitimdeki fiziki şartlara benziyor. Karaçay için ince belli, yeşil çay için porselen fincan, sallama çay için karton bardak nasıl idealse eğitimin yapısına ve hedeflerine göre de uygun fiziki şartlar gerekiyor. Beceri ve tasarım temelli, yapılandırmacı, değer odaklı, hayatla iç içe bir eğitim tasarlanıyorsa bunun fiziki şartları dört duvardan fazlasını gerektiriyor. Yoksa tutulmuyor, eli yakıyor. Sayın çay! Senin içindeki çay öğrenciye benziyor. Diğer her şey onun için bir araya geliyor. O öğrencinin de okula gelene kadar ailesinde güzelce işlenmesi, demlenecek hale getirilmesi gerekiyor. Nasıl ki yaş çay demlenmiyor, evden ham gelen öğrenci de işlenmiyor. Sevgili çay! Senin içindeki su, eğitim ortamına benziyor. Öğrenci o ortamın içinde demleniyor. Nasıl ki çay sıcak suda yarım saat bekleyince demleniyor, öğrenci de sıcak bir ortamda yıllar içinde olgunlaşıyor, eğitiliyor. Gerekli ortam olmazsa olgunlaşmıyor, olgunlaşmadığı gibi acılaşıyor. Hiç içilmiyor. Yüce Allah’ın nimeti çay! Sendeki şeker, eğitimdeki bilgiye benziyor. Eğitimi ve öğrenciyi o tatlandırıyor. Tabi şekerin de kolayca eriyebilmesi için ortamın sıcak, bilginin kaliteli olması gerekiyor. Bilginin kolay erimesi için de öğretmenin ilgisi, bilgisi ve sevgisi gerekiyor. “Öğretmen bu işin neresinde” dediğini duyar gibiyim. Sabret. Onu en sona sakladım. Sohbetlerin bahanesi çay! Sendeki kaşık, eğitimdeki öğretmene benziyor. Şekeri suyla ve çayla karıştıran kaşık gibi o da bilgiyi sıcak bir ortamla birleştirip öğrenciye veriyor. Kaşığı küçümseme. O olmasa tüm önemli parçalar yerinde duracak, tam bir birlik olamayacak. Öğretmen de bu işin en önemli parçası. O bir aslan parçası. Ne dersin çay? Biz de günün birinde güzel çaylar içebilecek miyiz? Daha önce içtiğimiz çaylarda hep sorun vardı. Sahi sorun neyde? Çaydanlıkta mı, bardakta mı, şekerde mi, kaşıkta mı, suda mı? Yoksa bizim damak tadımız mı bozuk? Ne dersin?

Mustafa Yılmaz

«Sürdürülebilir Okuma» İçin 8 İlke

  Samimi bir kitap okuyucusu şu sözlerle dert yanıyor: Hocam, bir şeyler okuyoruz ama daldan dala okumuş gibi oluyor. Sanki verimli olmuyor gibi. Şöyle ki bir roman, bir kişisel gelişim kitabı, bir tarih kitabı, bir düşünce kitabı falan. Ne dikkatimi çektiyse alıyorum listeye. Sanki böyle olmamalıymış gibi geliyor ama şunu da istemiyorum; mesela psikolojiyle ilgili okuyayım hep ki o konuda derinleşeyim. Bu da bir ders çalışma gibi olacak diye hissettiriyor, onu da istemiyorum. Okumaktan zevk almak istiyorum. Böyle bir ondan bir ondan okumak zevk veriyor ama sadece genel kültür oluyor. Bilgi, ilim oluşmuyor. Sizce nasıl okumalı? Böyle dert yanan insan gelişmeye hazır insandır. Motivasyonu var, usulde bir eksiklik olduğunun farkında ama doğru metot konusunda kafası karışık. Aynı zamanda da arayış içinde. O zaman konumuz “Sürdürülebilir Okuma”. Yani hem oku hem geliş hem de bıkma. Bunun için bize gereken 8 ilke: 1. %50 Görev %50 Zevk: Kitap okuma işi ne tek başına bir ödev gibi görülecek ne de tek başına zevk için yapılacak bir iş. Bu ikisinin ortasını bulmak önemli. Bu oranı tutturmak için de kendini şu iki konuda ikna etmelisin: Okumak beni geliştirir, bu yüzden okumalıyım. Okumak zevkli bir iştir, bu yüzden okumalıyım.   2. Uzun Vadeli Okuma Planı Yap: Verimli ve insanı geliştiren bir okuma için öncelikle uzun vadeli bir okuma planı yapmalı. Plan yapılmadığı zaman hem insanı geliştiren bir yönü olmuyor hem de planlı olmadığı için motivasyon sağlamıyor. 3. Okuma Kategorileri Hazırla: Öncelikle belirli okuma alanları belirlenmeli. Bunlar şu başlıklarda seçilebilir (seçilebilir dedim ki kararın okuyucuya ait olduğu belli olsun:) ; - Fikir/düşünce ile ilgili kitaplar - Tarih - İlahiyat - Hatırat - Eğitim - Psikoloji/Sosyoloji - Bilim/Felsefe - Şiir/Roman Öncelikle esas olanın "Fikir/düşünce ve ilahiyat" ile ilgili kitaplar olduğu kanaatindeyim. Çünkü diğerleri onların üzerine bina edildikçe anlamlı bir yere oturabiliyor. 4. Kategorilerin İçini Doldur: Bu liste başlıklarını oluşturduktan sonra da sıra listenin içini doldurmaya geliyor. Ben mümkün olduğu kadar bu listenin her dalından dengeli bir şekilde okumaya çalışıyorum. Başta fikir/düşünce kitaplarına ağırlık vermiştim. Ama bir süre sonra tekrara düştüğümü hissedince bu alanın doyduğunu anladım ve diğerlerine daha fazla yönelmeye başladım. Okuma listesi hazırlarken önemli bir konu da yıllar önce okuduğun kitapları “Bunları nasıl olsa okudum” diyerek geçmemek. Tekrar listeye al, tekrar oku. Büyük ihtimalle “ne kadar bilinçsizce okumuşum” diyeceksin. 5. Kitapsever Arkadaşlara Yanaş: Hem planlı okumak hem de doğru kitaplarla buluşmak gerek. Doğru kitabı bulmak da başlı başına bir mesele. Ben bunu "kitaba ve okumaya yakın bir çevreden beslenmek" şeklinde çözdüm. Özellikle bu tür bir arkadaş grubu bulunabilirse ve kitap piyasası takip edilebilirse çoğu zaman kitap okuyucuyu buluyor. Son sekiz ayda okuduğum altmışa yakın kitabı böyle bir ortamdan beslenerek okudum diyebilirim. 6. Okumayı Ciddiye Al, Not Al: Okurken de dikkat edilmesi gereken konular var. Öncelikle okumayı ciddiye almak, bir şeyler öğrenmek, anlamak ve yorumlamak üzerine kitaba eğilmek gerekiyor. Hiçbir zaman vakit geçsin diye oturup okumamalı. Zaten listeye de o tarz kitapları almamalı. Kendimden örnek vereyim: Okurken yanımda mutlaka not alacağım ajandam, bu iş için özel olarak aldığım kurşun kalemim, yapışkan renkli ayraçlarım ve sarı renkli fosforlu kalemim hazır olmalı. Tabi bunları içinde bulundurduğum özel kalem kutum da. İlk bakışta fazla gereksiz gelebilir. Ama okumayı ciddiye almaya baştan başlamak gerek değil mi? 7. Her Kitap İçin Bir Şeyler Yaz: Kitabı okumaya başlarken sonunda bir tanıtım yazmam gerektiğini bilmek okumaya ciddiyet katıyor. Bu nedenle tanıtım yazısına malzeme olabilecek hiçbir ayrıntıyı kaçırmamalıyım. Bazı yerlerin üzeri fosforlu kalemle çiziliyor, bazı yerlere kurşun kalemle notlar alınıyor bazı yerlere de yapışkan etiketler yapıştırılıyor. Ajandaya notlar alına alına okunuyor. 8. Boş Vakit Değil, Özel Vakit: Okuma işine vakit ayırmak da önemli bir konu. Düzenli okumaya ilk başladığımda gördüm ki aslında fazlasıyla vaktimiz var. Ama biz o vakitleri boş işlerle öldürmeye alışmışız. Paradan tasarruf eder gibi zamandan da tasarruf edip biriktirdiklerimizi okumaya, öğrenmeye ayırınca vakit zengini oluyoruz. Yukarıda bahsettiğim okuma alanlarının altında hangi kitapların olması gerektiği meselesine gelince: O konu okuyucunun kişisel kararı. Ancak istenirse tavsiye verilebilir. Yeter ki okuma işini bilinçli bir şekilde yürütme iradesi olsun. Allah'a emanet...  

Mustafa Yılmaz

Kabahatliyi Kahraman Görmek

 Müslümanlar uzun zamandan beri içinden çıkılmaz bir kısır döngünün içinde kıvranıyor. “Din terakkiye mâni midir?” sorusu ile başlayan Müslümanların savunmaya geçiş dönemi bugün “İslami terör var mıdır?” sorusu ile devam ediyor. Sorular dönem dönem değişiyor ama netice değişmiyor. Soruları batı üretiyor, Müslümanlar sanık sandalyesinde kan ter içinde sorulara cevap verip kendini temize çıkartmaya çalışıyor. Sorulara cevap verme psikolojisi o kadar baskın geliyor ki kimse “Batı ne zaman yargıç koltuğuna oturdu da bana soru soruyor” veya “Ben ne zaman sanık sandalyesine oturdum ve cevap vermek mecburiyetinde kalıyorum” diyemiyor. Diyen bir iki cılız ses de mahkeme salonundaki bindirilmiş güruhların gürültüsü arasında duyulmuyor.  Yazıyı okuyan birçok genç kardeşlerimiz belki “Din terakkiye mâni midir?” cümlesinin ne anlama geldiğini bile anlamayacak. Anlayamayanlar için biraz okuma molası tavsiye ediyorum. Anlayanlar için yazıya devam edeyim.  Müslüman izzet sahibidir. Doğru yolda yürüyen ve doğru olan odur. Allah’a gerçekten inanıyorsa ve inancının gereklerini yerine getirme konusunda ihlas ve gayret sahibiyse “… Eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz” (Âl-i İmrân, 139) ayetini kendine şiar edinir. Bu şiar, yaptığı ve yapacağı her şeyde tek ölçüsünün Allah rızası olması neticesini doğurur. Temiz olacaksa Allah emrettiği için temiz olur. Dürüst olacaksa Hz. Peygamber öyle olduğu için yalan söylemez. Çalışkan olacaksa ilahi kitabı öyle yazdığı için çalışır.  Ümmet olarak düzeltmemiz gereken birinci nokta burası. Sokakta, okulda, televizyonda kendimizi bambaşka bir ölçüyle tartıyoruz. Temizlik söz konusu olduğunda “Avrupa’da sokaklar tertemiz” cümlesiyle başlayıp “Biz adam olmayız” cümlesiyle kendimizi aşağılıyoruz. Dürüst olunacaksa “Batı ülkelerinde…” cümlesiyle başlayıp “Bizden adam olmaz” cümlesiyle kendi kendimizi gömüyoruz. Çalışkan olunacaksa “Adamlar çalışıyor abi…” diye başlayıp tembellikte kendimize altın madalya veriyoruz. Peki; bizim değerlerimiz, ahlakımız, inandığımız ayetler, hadisler bunları zaten emretmiyor mu? Oradan referansla temiz, dürüst ve çalışkan olmaya çalışmak niçin prim yapmıyor?  Küçük yaştan itibaren batı dünyasını överek, severek, hayran ol(durul)arak yetiştirilmiş olduğumuz bir gerçek. Ama akıl başa gelip yetişkin insanlar olduktan sonra özeleştiri yapmadan hayata devam etmek de kabul edilebilir değil. Yeryüzünde yaşayan kimseyi aşağılamadan; fakat Müslüman izzetini de kaybetmeden şu soruyu kendimize sormak boynumuzun borcudur:  Annem bana “Dürüst bir insan olarak yaşa evladım. Eğer dürüstlüğü bırakırsan hakkımı sana helal etmem” derse benim dünya yüzeyinde yaşayan ikinci bir âdemoğlundan “dürüst olmak lazım” öğüdüne ihtiyacım olur mu? Ben zaten annemden öğüdü almışım. Onun sözünden çıkmam. Başkasının öğüdüne ve örnekliğine de ihtiyaç duymam. Dürüstlük konusunda kimseye öykünmem. Çünkü annemin sözü benim için baş tacıdır.  Allah da bana “Dürüst bir insan olarak yaşa. Eğer dürüstlüğü bırakırsan buna rızam yoktur” diyorsa benim dünya yüzeyinde yaşayan ikinci bir âdemoğlundan “dürüst olmak lazım” öğüdüne ihtiyacım olur mu? Ben zaten Rabbimin öğüdü almışım. Onun sözünden çıkmam. Başkasının öğüdüne ve örnekliğine de ihtiyaç duymam. Dürüstlük konusunda kimseye öykünmem. Çünkü Rabbimin sözü benim için baş tacıdır.  Bu kadar kelamdan sonra söz ister istemez Yeni Zelanda’da geçen Cuma şehit edilen 50 Müslüman kardeşimizin ardından yaşananlara geliyor. Basılı, dijital ve sosyal medyada yazılıp çizilenleri ibretle izliyoruz. Katliamın yaşandığı ülkede yönetici koltuğunda oturanların aslında ne kadar üzgün olduğu, Müslümanları aslında ne kadar sevdikleri, televizyonlarında canlı yayında ezan okuttukları, başörtü taktıkları öylesine güzel görsellerle anlatılıyor ki neredeyse insanın özür dileyesi geliyor. Bu tür haberlerden etkilenerek “Adamlarda insanlık var abi…” diyen Müslüman kardeşlerime hatırlatmak istiyorum:  50 Müslüman kardeşimiz onların topraklarında, korumasında ve sorumluluğunda değil miydi?  Cani ruhlu bir terörist bu katliamı yapacağını sosyal medyada 70 sayfalık manifestoyla ilan etmiş ve katliamı da canlı olarak yayınlamışken hiçbir önlem almadan seyreden o ülkenin yöneticileri değil midir?  O ülkenin yöneticilerinin başörtüsü takmak veya televizyonlarında ezan okutmaktan önce yapması gerekenleri yapmadıkları için hesap vermeleri gerekmez mi?  …  Yazının başına dönelim. 50 kardeşimizin camide ibadet halinde iken öldürülmesine seyirci kalan bir ülkenin yöneticilerini hüzünlü ve başörtülü görünce “Adamlarda insanlık var abi…” demeden bir özeleştiri yapalım. Yapamazsak “Hem öldürürüm hem de kahraman olurum” planları yapanların planlarına dekor olmaya devam ederiz.  Sahi aklıma geldi. Yeni Zelanda nerenin valiliğiydi? İngiltere’nin mi? Yeni Zelanda’nın devlet başkanı kimdi? İngiltere Kraliçesi mi?    

Mustafa Yılmaz

Önce Kültür Sonra Eğitim

Cumhurbaşkanımız 2016 yılı Kasım ayında yaptığı bir konuşmada eğitim konusunda önemli bir öz eleştiride bulunmuştu.  Konuşmasında çok sayıda derslik yapıldığını, öğretmen atamalarının tamam olduğunu, ders kitaplarının ücretsiz dağıtıldığını, öğrencilere tablet verildiğini, bütçeden en büyük payın eğitime ayrılmasına rağmen eğitim konusunda başarının yakalanamadığını dile getirmişti. Bu konuşmanın üzerinden yaklaşık iki buçuk yıl geçti. Daha önce olduğu gibi bugün de eğitimin sorunları, çözüm önerileri, yeni projeler konuşulmaya devam ediyor. Konu üzerinde yazıp çizen, kamera karşısına geçip söz söyleyen çok. Yapısal sorunlardan tutun da öğretmen yetersizliğine kadar masaya yatırılmayan konu kalmadı. Bu kadar tespitin arasında hangisi doğru hangisi eğri insan kestirmekte zorlanıyor. Ancak doğru olan bir şey var ki eğitimdeki düzenlemeler hedeflediğimiz sonuçları bir türlü sağlayamıyor. Kanaatim odur ki eğitimde özlenen resmi küflendiren ve çürüten rutubetin kaynağı çok daha derinlerde. Eğitimde başarılı mıyız? diye sormadan önce şu soruyu sormak gerek: Kültürde başarılı mıyız? Kültür; bir toplumu millet yapan, duygu ve düşünce birliğini oluşturan, geçmişten bugüne eğitimle taşıyıp sahiplendiği tüm değerlerdir. Örf, gelenek, müzik ve mimari gibi eğitim de kültürün şemsiyesi altında yakıcı güneş ışıklarından ve yıkıcı sel sularından korunarak varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla bir millet kültürüne sahip çıkamadığı zaman bu şemsiyenin altındaki her şey savrulur, yozlaşır. Bizim geçmişten beri hep ihmal ettiğimiz konu kültür konusu oldu. Kültür yozlaşması altında elimizden kayan çocuklarımızı eğitim reformları kurtarmaya yetmedi, yetmeyecek. Çünkü eğitimin sosyolojik rolü kültürü aktarmaktır. Kültürde sağlam adımlar atılırsa eğitim de sağlam olur. Aksi takdirde suçu eğitim sistemlerinde aramak da beyhude olur. Kültür-eğitim dünyası-öğretmen arasındaki ilişkiyi moda-tekstil sektörü-terzi arasındaki ilişkiye benzetirim. Bugün gençlerin yırtık pantolonları kendilerine yakıştırarak giyebilmesinin sorumlusu olarak terzileri gösteremezsiniz. Sorunun kaynağı tekstil sektörü de değildir. Bu ikisinin yaptığı şey ortaya çıkan bir talebe göre pozisyon almaktan ibarettir. Bu talebi var eden, aslında asla giymeyecekleri şeyleri insanlara güzel gösteren şey modadır. Moda dar pantolon olursa tekstilcilerin diktikleri milyonlarca klasik kesim pantolon ellerinde kalır. Terziler “Ben ille de bol pantolon dikerim” derse meteliğe kurşun atar. Yani işin kaynağı modayı belirleyebilmektir, kültüre hükmedebilmektir. Günümüzün popüler kültürü de aynı moda meselesindeki gibi okulu ve öğretmeni anlamsızlaştırıyor. Çünkü kültürü biz belirleyemiyoruz. O güç epeydir elimizden kaçtı. Hatırlayamıyorum, elimizden kaçtığında yıl kaçtı? Kültür meselesinde şemsiyedeki yırtık o kadar büyük ki bu yırtığı dikmesini beklediğimiz eğitimciler bile yırtıklardan giren kavurucu güneşte yanmış, akan suda ıslanmış. Hatta bu yırtıkların kapatılması gerektiği fikri bile unutulmaya yüz tutmuş. Televizyon, sinema, internet gibi isimler takılan bu yırtıklara sempati beslenir olmuş. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” demiş atalarımız. Buradan bu yazıya düşen hisse de “Kültürü düzelt ki eğitim yaşasın” demek olsun. Müslümanca değerlere sahip çıkmak, ahlakı baş tacı yapmak ve bu istikamette nesiller yetiştirmek için yırtıkları dikmekten başka çare yok. Televizyonlardaki diziler, reklamlar, sinema sektörü, internet âlemi gibi kültür emperyalizminin yırtıkları ile mücadele eğitimde kalite mücadelesinden daha az önemli değildir. Bu mücadele çok uzun ve meşakkatli olsa da Allah kendisine doğru bir adım atan kullarına kayıtsız kalmaz. Devletimizin birçok bakanlığı var. Bu bakanlıkların ikisi yukarıda izah etmeye gayret ettiğim konuyla doğrudan ilişkili. Biri Millî Eğitim Bakanlığı diğeri ise Kültür Bakanlığı. Kültür bakanlığı eskiden beri başka işleri de üzerine almış bir bakanlık oldu. Sanki kültür tek başına bir bakanlığın işi olamayacak kadar basit bir işmiş gibi başka işlerle birleştirildi. Şu anda da adı “Kültür ve Turizm Bakanlığı”. Aslında kültür illa başka bir alanla birleştirilecekse buna en layık olan alan eğitim alanıdır. Çünkü turizm kültüre bir şeyler katan değil kültürden hep bir şeyler alan olmuştur. Kültür bakanlığı ile eğitim bakanlığını birleştirmek ve “Kültür ve Eğitim Bakanlığı” adı altında hem kültürü hem eğitimi eş güdümlü olarak planlamak çok isabetli bir adım olacaktır. Böylece hem yıllardır birbirinden zorla ayrılan kardeşler olan kültür ve eğitim arasındaki hasret bitmiş olur hem de bir türlü aşamadığımız kronik eğitim sorunlarını aşmada isabetli bir başlangıç adımı atılmış olur. Bu işi gömleğin ilk düğmesini “bu defa” doğru iliklemek olarak görelim. Görelim Mevla’m neyler? Neylerse güzel eyler.

Mustafa Yılmaz

Haberler ve Toplumsal Psikolojimiz

Yüzyıllar boyunca halkın dilden dile aktardığı, unutmadığı ve büyük bir tecrübenin korumasında bugünlere ulaştırdığı atasözlerini ciddiye almak lazım. Bugünlerde birilerinin işine gelmediği için medyada eleştirilen ve sözlüklerden çıkartılması bile gündeme gelen atasözleri bu kadar kolay harcanmamalı. Bu atasözlerinden biri de “Birine kırk gün deli dersen deli olur” sözü. Bir insanın psikolojisi, çevresinden maruz kaldığı etkiye belli bir süre direnebiliyor. Kendi iç sesinde “Hayır! Ben öyle değilim!” dese de zamanla diğer insanların bakışlarına, sözlerine, tavırlarına uyum sağlıyor. Belki de Yüce Allah’ın insana vermiş olduğu “İçinde bulunduğu ortama uyum sağlama” yeteneği insanı böyle bir değişime sürüklüyor ama sonuçta insan kaskatı kalamıyor. Zamanla mutlaka değişiyor. Bir insana kırk gün deli dersen deli olur sözündeki gerçek toplumsal bir hastalığımızı teşhis etmek için de bulunmaz bir araç. Gençlerimiz arasında tembelliği, pasifliği, öfkeyi kabullenmiş ve bunu kendine bir kimlik olarak seçmiş olanlar var. Bunları biz başka bir atasözüyle “Adı çıkmış dokuza, inmez sekize” diyerek etiketliyoruz. Bu gençlerin adını dokuza çıkaran da onlara kırk gün boyunca “sen dokuzsun” diyen de bizleriz. Kırk gün bu baskıya direnen fakat kırk birinci gün “Evet! Ben dokuzum.” diyerek boyun eğen gencin adının sekize inmemesi için toplumsal baskıyı devam ettiren de bizleriz. Bu konuyu daha iyi anlamak isterseniz Şener Şen’in başrolünü oynadığı “Namuslu” filmini izlemenizi tavsiye ederim. Bu atasözleri sadece kişilerin psikolojileri için değil, toplum psikolojisi için de gerçeklik payları taşıyor. Özellikle toplum mühendisliği peşinde koşanlar ve bunun için de medyayı kullananlar bu atasözünü şöyle eviriyorlar: “Bir topluma kırk gün deli dersen deli olur.” Bu sözdeki gerçek, özelde Türk toplumunun, genelde ise Müslüman ümmetinin nasıl bir cenderenin içinde bırakıldığını özetliyor. Sabah kalktığımız andan yattığımız ana kadar kırk ayrı kanaldan bizim ne kadar kötü bir toplum olduğumuz beynimize kazınıyor. Sinemasından reklamına, haberinden eğitim sistemine kadar her yer bizi aşağılıyor. Bu bazen toplumun kötü yönlerini sürekli gündemde tutmak şeklinde oluyor bazen de batı kültürünü övmek (ki bu da zımnen doğu kültürünü alt kültür olarak kabul etmek anlamına geliyor) şeklinde oluyor. Psikolojide çok basit bir kural vardır. Davranışında veya ahlakında bozukluk bulunan birini daha iyi bir noktaya taşımak istiyorsanız önce onun iyi yanlarını ön plana çıkartmalısınız. Bu şekilde hasta toparlanma, kendindeki güzellikleri fark etme ve değişmek için ihtiyacı olan gücü keşfetme imkânı bulur. Aksi taktirde ona kötü olduğunu söyleyip durursanız olacağı tek şey daha da kötü olmaktır. Okuldaki öğretmen de takımının başındaki teknik direktör de kötü giden işleri toparlamaya çalışan patron da karşısındakilere motivasyonu böyle kazandırır. Ancak ne yazık ki ülkemizde sanki “toplumun motivasyonu bozulsun, daha beter olsun” der gibi bir medya var. Televizyon kanallarının en “az zararlı” kabul edilen ve dindarlar tarafından dahi ehveni şer sayılarak evde seyredilen haber kanalları yukarıda izah etmeye çalıştığım toplum mühendisliğinin lokomotifi olmuş durumda. Yirmi dört saat haber sloganı ile yayıncılık yapmak ve bu yirmi dört saati doldurmak için içerik üretmek elbette zor bir iş. Ancak bu kanalların neye hizmet ettiklerinin fark edilmesi ve önlem alınması gerekiyor. Nevzat Tarhan, Duyguların Psikolojisi kitabında “Olumsuz duygular paylaşıldıkça pekişir.” diyor. Peki bu olumsuz duyguları basın yoluyla paylaşmak ve milyonlarca kişiye ulaştırmak toplum psikolojisinde nasıl bir pekişmeye yol açar acaba? Dizileri, reklamları, gündüz kuşağındaki realiti şovları, filmleri artık geçtik. Onların çocuklar ve gençler üzerindeki tahribatını anlatmaktan dillerde tüy bitti. Ancak şu haber bültenlerine de söylenecek çok söz var. Çocukların da seyrettiği, en azından kulak misafiri olduğu haberlerde cinayet, tecavüz, hırsızlık o kadar çok ve fütursuzca sunuluyor ki toplum hızla “Evet, biz çok kötüyüz” girdabına sürükleniyor. Bu satırları okuyanlar içinden “Çoktan sürüklendik” diyenlere sözüm; bu kabulün bile çürümüşlüğü kabul anlamına geleceğidir. Ben diyorum ki: Hayır! Biz daha ölmedik. Dünyanın en fazla mülteci barındıran toplumu hâlâ biziz. Dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara ve mahzunlara en fazla el açan toplum biziz. Ahlaksızlığın tüm dünyayı bir ahtapot gibi sardığı bir dönemde sendelesek de en dirayetli bir şekilde ayakta duran toplum biziz. En önemlisi de dizleri üzerine çökmüş olanları ellerinden tutup kaldırabilecek tek toplum da biziz. Yeter ki üzerimizdeki kara bulutları dağıtalım. Kara bulut üreten kaynakları da kurutalım. Eski kocası tarafından öldürülen kadının yerde yatan cesedini ekranlarda bulanıklaştırarak veya tecavüze istismar diyerek sorun çözülmüyor. Burada yönetici konumda olanların bir tercih yapması gerekiyor. Ya toplum menfaatleri ön planda tutulup bu tür haberler verilmeyecek ya da “Ne yapalım arkadaş! Bu haberleri de koymazsak işler nasıl dönecek?” denilerek üç kuruş için toplumun dibine dinamit yerleştirilmeye devam edilecek. Ben şahsen hiçbir televizyon kanalının şiddet ve kötü örnek içeren haberleri kendi inisiyatifleriyle kaldıracağını zannetmiyorum. Bu nedenle de Radyo Televizyon Üst Kurumuna bir çağrıda bulunuyorum: Üçüncü sayfa haberi niteliğindeki tüm adli olaylara televizyonlardan yayın yasağı uygulansın. Bu çağrım elbette suçluyu korumak amaçlı değildir. Polis, savcı, hâkim görev başındadır ve suç varsa yargılamasını da infazını da yapar. Ancak Malatya’daki bir adli olayı Edirne’deki çocuğun onlarca televizyon kanalı aracılığıyla ve tüm çıplaklığıyla izlemesi, dinlemesi ve bu nedenle psikolojisinin etkilenmesi de ayrı bir adli olay haline gelmiştir. Sınıfta öğretmeni sesini yükseltti diye savcılığa başvuran ve “çocuğumun psikolojisi bozuldu” diye ifade veren veliler haberlerdeki şiddeti çocuklarına nasıl reva görebiliyorlar? Yoksa bugün kırk birinci gün mü? Yoksa adımız artık dokuz mu? Yok canım. Sanmıyorum.

Mustafa Yılmaz

Ilık Savaş

Geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşı yaşadı insanlık. Bu iki savaşta on milyonlarca kişi hayatını kaybetti, yüz milyonlarca insan savaşın acı yüzünü tanıdı. Yıllarca süren savaşlarda hemen hemen hepimizin bir dedesi, bir atası bir yerlerde kaldı, dönmedi. Zamane insanlarının hayal bile edemeyecekleri yoklukları, ayrılıkları yaşadılar. Daha sonra bu yıllara “sıcak savaş yılları” adı kondu. Sıcak dediler ama aslında “yakıp kavuran savaş yılları” idi bunlar. Dünya savaşlarının ardından belki de ölmekten bıkan insanlık, birbiri ile mücadele edecek daha güvenli bir yol buldu. İki kutuplu dünyada ABD ile SSCB (bu devleti hatırlayan gençleri ayrıca kültürlü sayıp tebrik ederim) birbirine ters bakarak, diş göstererek, vuracakmış gibi yaparak onlarca yıl geçirdiler. Dünyada herkesin bu iki ağabeyden birinden taraf olmak zorunda olduğu o yıllarda hep soğuk rüzgarlar esti. İki taraf da çevirdikleri filmlerden uzay programlarına, savaş sanayilerinden dillerdeki marşlarına kadar her alanda savaştılar. Ama soğuk soğuk savaştılar. Daha sonradan bu yıllara da “soğuk savaş yılları” adı kondu. Soğuk dediler çünkü gerçekten soğuk yıllardı bu yıllar. Soğuk savaş yılları da geride kaldı. SSCB soğuktan dondu ve ABD’nin sıcak (!) kollarına atıverdi kendini. Sonra ne mi oldu? Batı dünyasının yeni hedefi belirlendi: Kendi kapitalist, emperyalist ve sömürgeci yayılmacılığına tehdit olan tüm ülkeler. Artık yok edilmesi gereken şey sınırlardı. Büyük şirketlerin mallarını daha rahat satabilecekleri, dünyadaki herkesin standart bir tüketici haline geldiği bir dünya istediler ve harekete geçtiler. Bunun için de ne sıcak savaşı ne de soğuk savaşı tercih ettiler. Yenidünyanın yeni savaş modeli “ılık savaş” olarak belirlendi. Niçin ılık savaş tabirini kullandığımı da meşhur kurbağa çorbası tarifinden anlayabilirsiniz. Fransızlar kurbağayı pişirmek için suyu kaynatıp kurbağayı içine atmışlar. Can havliyle zıplayan kurbağa bir türlü uslu durup da efendi efendi pişmemiş. Daha sonra kurbağaları tenceredeki soğuk suya atmışlar ve alttan ateşi vermişler. Yavaş yavaş, ılık ılık ısınan su kaynamış ama kurbağanın bundan haberi olmamış. Uslu uslu pişmiş. Peki bu ılık savaşın silahları, taktikleri neler? Bizi nasıl bir tüketim toplumu haline getiriyorlar da bizim haberimiz olmadan efendi efendi öyle oluveriyoruz? Bu savaşın temel silahı medyadır. Sinema, dizi, reklam, internet, moda gibi silahlarla her gün üzerimize ateş açılıyor. Nasıl mı açılıyor? Evde televizyon açılıyor, ekrandan oturma odamızda oturan kim varsa ateş ediliyor. Şimdi cep telefonları da medyanın bir parçası haline geldi de cepheler genişledi. Düşmanı cebimizde taşıyor, ikide bir elimize alıyor, tuş kilidini açıyoruz ve “ateş!” diyoruz. O ekrandan üzerimize son teknoloji silahlarla ateş ediliyor. Kurşun kullanılmıyor. Hani uzay yolu filminde lazer silahlar vardı ya, “bayıltmaya ayarlıyoruz” diye ayar yapılan, bu silahlarda da “uyuşturma ayarı, saflaştırma ayarı, hipnotizma ayarı” gibi ayarlar var. Büyülenmiş gibi olan insan bir süre sonra o ekrandan ne gelirse alıyor. “Yardan gelen zehir olsa bal derim” türküsünü batı motifleri ile mırıldanıyor. Ilık savaşta savunma mekanizmamız maalesef henüz yok. Ateş gücü yüksek olan kazanıyor. Ekranda gördüklerimiz İslami midir, bu seyrettiğimiz nizami midir? Duyduklarımız insani midir? Diye soramıyoruz bile. Bu savaşın son zamanlarında özellikle gençler, gençlerin içinde de özellikle kızlar hedefte. Çünkü toplumun iyi bir tüketici olabilmesi için genç kızların en önde olması gerekiyor. Erkeğe bir pantolon bir gömlek bir hafta yetiyor ama kızların ruja, allığa, fondötene, şampuana, saç kremine, ojeye, oje çıkarıcıya, makyaj temizleyiciye, türlü türlü elbiseye, ayakkabıya ve daha neler nelere ihtiyacı var. Bu kadar alacak şey var, almaya aday kız var, bir de aldırmayan anne baba var. Anne baba bu kadar çok harcamaya aldırıyor ve engel çıkartıyor. O zaman ılık savaşta cephelerden biri daha netleşiyor: Kız çocukla anne babanın arası açılmalı. Bunun için de kullanılan silah basit: Gence “Sen özgürsün. Kimse sana karışamaz. Karışmaya kalkan karşısında dimdik seni bulur” silahıyla saldırmak. Gençler de bu silahın etkisiyle son zamanlarda anne babaya karşı duruyor, tüketim kültürüne çarşının yerini soruyor. İki örnekle geçelim. Buz devri animasyon filminin bir bölümünde “Şeftali” isimli ergen bir dişi Mamut ailesinin sürekli ona karıştığını, engellediğini söyleyip duruyor. Kötü arkadaşlardan kızlarını korumak isteyen ebeveyninin arkasından demediğini bırakmıyor ve gidip kötü arkadaşlara karışıyor. Gerçi filmin sonunda pişman oluyor ama orası kimsenin aklında kalmıyor. Bir başka örnek de son zamanlarda gösterime giren “Cesur” isimli animasyondan. Bir kral ve kraliçenin kızı olarak doğan prenses, prenses olarak yetiştirilmekten nefret edip “kendini gerçekleştirmek(?)” istiyor. Annesine o kadar kızıyor ki sonunda bir cadıya gidip annesinin bir ayı olmasına sebep oluyor. Tüm bunlara rağmen ayı olan annesine “beni suçlayamazsın. Bunun böyle olmasını ben istemedim” diyebiliyor. Gerçi filmin sonun da özür diliyor ama orası kimsenin aklında kalmıyor. Yani medya çocuklarımıza (kız-erkek ayırmadan) “ailen sana karışamaz” diyor ama kendisi çok da güzel karışıyor. Genç Yatak Odası reklamında bile “bu senin tarzın” diyecek kadar ileri gidebiliyor. Yumuşak şeker reklamında bile “haydi macerayı kaçırma” diyecek kadar mantıksızlaşabiliyor. Ne de olsa gücünün ve güçsüzlüğümüzün farkında. Bunun gibi daha bir sürü örnek var oturma odalarımızdaki namlunun ucunda. Bu namluların kimi 107 kalibre led 3D çapında, kimi 127 kalibre Curve led 4K UHD çapında. Ne mi yapmak lazım? Siz olsanız ne yapardınız?

Mustafa Yılmaz

Kötü olan öğrenci mi?

İnsan terbiyesi ciddi bir iş. Eğitim yerine terbiye demem boşuna değil. Zira eğitim her türlü olur. İyi de olur kötü de olur. Ancak terbiye insanı mükemmele doğru yöneltmektir, kemâle doğru istikamet vermektir. Bu ciddi iş hiç şüphesiz ki aileden başlar. Ailede oturur yerine taşlar. Ancak aile bir şeyleri eksik yapmışsa, terbiyede şaşmışsa, o zaman kulu doğru yola çekmek çevrenin işidir, okulun işidir. Aslında okul, günümüz şartlarında (maalesef) pek de terbiye verecek durumda değildir. Türlü çeşit kültürün birleştiği, ahlakla ahlaksızlığın kesiştiği, iyiyle kötünün her gün didiştiği okul ortamında hırpalanan, taviz vererek var olmaya çalışan çoğunlukla güzel ahlak oluyor. İyiyi korumak da, iyilikle örnek olmak da fedakâr öğretmene düşüyor. Bilge öğretmen, bu yolda ne kadar çabalarsa, o kadar meyve alacağını biliyor. Çabayı beyhude görense okulu ve öğrencileri çile bilip, her gün çilesine çile ekliyor. Terbiye gibi mübarek bir yolda kendine çile üretmek işin kolayı gibi gelse de, aslında kendi kendini frenlemek ve zamanla iştiyakını bitirmek demek oluyor. Tabi bu arada olan, öğretmeninin gözüne bakıp bir şeyler öğrenmek, örnek almak için bekleşen çoğunluğa oluyor. Bu gözle bakarsanız, ilgiye aç, öğrenmeye aç bekleyen öğrencileri doyurmak dert değil. Benim asıl değinmek istediğim, ilgiye ve öğrenmeye kapalı olanlar, ya da kapalı gibi görünenler. Görünüşte sorunlu olan; ancak derse gelmesi de zorunlu olan, okulda istenmeyen; hem de ilgi görmeyen öğrencilerdir terbiyeyi dert edinmişlerin derdi. Bu derdi dert edinenler başka bakar öğrenciye. Onlar selam verir kimsenin yüzünü görmek istemediği talebeye. Gülümser, tokalaşır, kucaklaşırlar. Sanki üste bulaşacak bir kirmişçesine uzak durulan küçük gözlere sıcacık bakarlar beladan (!) uzak duranlara inat. Kuru bir eğitimci gözüyle değil, ulu bir terbiyeci gözüyle bakınca olay başkadır. Onun baktığı zaviyede kurtarılması gereken bir kul vardır. Doktorun hastaya baktığı gibi bakar. Hastasından hasta diye şikâyet etmez, onun hastalığıyla dertlenip her yerde yana yakıla zikretmez. İlaç bulur, çare olur. Yanlış yöne giden talebeye köstek olmaz, destek olur. Ve bilir ki: En kötü dediğin öğrenci, belki de hiç iyi insanla karşılaşmadığı için böyledir. Belki sen onun için tek çıkış yolusundur. Ona göstereceğin sabır, istikrarlı duruş ve merhamet belki de onun çırpındığı bataklığa uzatacağın bir dal parçası olacaktır. Herkesin dışladığı, hor gördüğü ve yüz çevirdiği dünyasında kendisine biçilen rolü oynamaktan başka çaresi olmayan o küçücük kalbin tek sığınağı belki de senin ona açtığın büyük yüreğindir. Varsın diğer öğretmenler "çok yüz veriyorsun" desin. Varsın senden bulduğu yüzle şımarsın, sırnaşsın. Sen belki de onun için son şanssın. Bu fırsatı vermemek, ona doğru gelmemek hak mıdır?